10 Milyonluk Yemek

2007-04-25 18:54:00

Bu meşhur yemeği Mısır kraliçesi Kleopatra yemiştir. Sonradan kendisi ile evlenmiş olan Romalı Antoine ile bahse girişen fettan kraliçe, sofraya bir oturuşunda o devrin Mısır parası ile tam 10 milyonluk yemek yiyeceğini iddia etmiştir. Antoine bunun olamayacağını biliyordu ve bahse girdi tabii ki... Bunun üzerine Kleopatra sirke içinde eritilmiş 1 milyon değerinde bir inciyi bir lokmada yutunca, bahsin hakemi olan bir Romalı kraliçeye hak verip geri kalan 9 inciyi kurtarmıştır. İşte tarihin en pahalı yemeği... *Zavallı kraliçe, bu günleri görseydi şaşar kalırdı.. Devamı

Zaferden Zafere

2007-04-25 18:52:00

Atalarımız zaferden zafere koşmuş, yüzyıllar boyunca dünyada bir numara olmayı başarmışlardı. Alınan bir kale, şehir ya da ülkeye girmenin bir adabı vardı. Sade ama oldukça etkileyici bir tören yapılır, o yerin Müslüman Türkler tarafından alınmış olduğu herkese hissettirilirdi. Bu tören sırasında yapılanları şöyle sırayabiliriz: Görevli askerler içeri girip kale burçlarına Türk bayraklarını dikerlerken müezzinler de surların üstünde fetih    ezanları okurlar. Ezanlar okunup tekbirler getirildikten sonra Mehter Takımı büyük bir şaşaa ile nevbet vurur. Artık şehre girilmiştir... Orada bulunan en büyük kilise camiye dönüştürülür. Bunun için de öncelikle çan    kulelerinden ezan okunur. Sıra bu caminin adının değiştirilmesine gelmiştir. Ayasofya örneğinde olduğu gibi eski adının yanına "cami" kelimesi eklenerek anıldığı gibi "Fethiye" de denebilir. "Kilise Camii" adıyla anılanlar vardır. Kaleyi fetheden padişah ya da kumandan ilk cuma namazını öteki komutan ve askerleriyle birlikte bu camide kılar. Cuma hutbesi padişah adına okunur. Bu, ülkenin yeni sahibinin ilanı demektir. Fethedilen yerde kılınan ilk cuma namazında genellikle din adamlarının en büyükleri imamlık eder ve hutbe okurlar. Bu gibi camiler fethin sembolü olarak görüldüğünden büyük önem taşırlar. Bir bakıma o camiler yalnızca ibadet yeri olmaktan çıkar; milli, tarihi ve hatta askeri bir abide hüviyetine bürünür. Cumhuriyet döneminde müzeye dönüştürülmesine rağmen milletimizin Ayasofya'ya hâlâ cami gözüyle bakması ve öyle görmek istemesi onun sembol oluşundan dolayıdır. Osmanlılar tarafından camiye çevrilen ilk kilise, 1288 yılında Osman Bey tarafından alınan Karacahisar'daki kilisedir. İlk cuma hutbesi de burada okunmuştur. 6 Nisan 1326'da Bursa'ya giren Orhan Gazi ilk iş olarak Aya Elya adıyla bilinen kilise ile hemen ardından Büyük Hisar Kilisesi'ni camiye çevirmiştir. Orhan Gazi zamanında camiye çevrilen önemli kiliselerden biri de İznik'tek... Devamı

Türk Gibi Kuvvetli, Türk Gibi Muhteşem

2007-04-25 18:49:00

Osmanlı İmparatorluğu en geniş sınırlarına ne zaman ulaştı, biliyor musunuz? 7 yaşında tahta çıkan ve 39 yıl padişahlık yapan Dördüncü Mehmed zamanında! Bu dönemde, dünyanın hemen bütün devletleri Türklerin gözüne girmek, onlarla diplomatik ilişki kurmak için gayret gösteriyor ve bu konuda adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Ünlü Fransız tarihçilerinden Albert Vandal bu konuda şunları yazıyor: "En medeni milletlerden en barbarlarına kadar dünyada her devlet; askeri gücünden korktukları Türk Devleti'nin karşısında eğiliyor ve Türklerle hoş geçinmeye çalışıyordu. İstanbul, her milletin diplomatlarıyla dolup boşalan bir merkezdi. Osmanoğullarının tahtı önünde eğilmek için büyükelçiler birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu tarafta, 'Halife' sıfatını da taşıyan padişaha, hükümdarının yüksek saygılarını sunan Buhara elçisi, diğer tarafta; şaşaada birbirleriyle yarış eden ve bu uğurda herşeyi göze alan Almanya İmparatoru ile Polonya Kralı'nın elçileri görülüyordu. Polonya elçisinin beraberindekileri o derece kalabalıktı ki, İstanbul'a bir Leh ordusunun geldiği sanılabilirdi. İstanbul'daki büyükelçilerin bando ve mızıka takımlarıyla özel savaş gemileri ve başka donanımları vardı. Törenlerde; önlerinde Hazreti Meryem'in tasvirini götürüyor; Türkler, hiçbir taassub eseri göstermeksizin bu alayları seyrediyorlardı. Büyükelçiler sadrazamın eteğini öpmek ve padişahın huzurunda yere kapanmak için acele ediyor, adeta birbirlerini yiyorlardı!" Fransız Büyükelçiliği Baştercümanı olarak bu dönemde görev yapan yazar Antoine Galland da padişahın sefere çıkışı ile ilgili gözlemlerini kısaca şöyle anlatıyor: "Sultan Dördüncü Mehmed, 7 Mayıs 1672 Cumartesi günü Lehistan seferi için İstanbul'dan ayrıldı. Hayatımda bundan daha güzel, daha muhteşem bir alay görmedim. Dünyanın hiçbir yerinde bundan daha parlak, daha düzenli, daha zengin bir geçit töreni yapılamaz. Ordunun, bizzat padişahın kumandası altında şehirden çıkışı güneşin doğuşundan başlayarak tam beş saat ... Devamı

İlk Uçak, İlk Paraşüt, İlk Roket ve İlk Denizaltı

2007-04-25 18:46:00

Ünlü Türk bilgini Farabi'nin hemşerisi olan İsmail Cevrehi ünlü bir dilciydi ama teknik konulara da merak sarmıştı. Çeşitli hesaplar yapıyor, insanların da kuşlar gibi uçabilmesi için neler yapılması gerektiği üzerine fikir yürütüyordu. Çalışmalarını belli bir noktaya getirdikten sonra hazırladığı kanatları alarak Nişabur'daki Ulu Cami'nin kubbesine çıktı ve merak içinde kendisini seyretmekte olan halka şöyle seslendi: - "Ey insanlar! Dünyada benden önce hiç kimseye nasip olmayan bir işe girişiyorum. Boşluğa kendimi bırakıp göklerde uçacağım!.." Farablı İsmail Cevheri söylediğini yaptı ve kendisini boşluğa bırakıp uçmaya başladı. Bir süre sonra yere inmek istedi ama başaramadı ve aniden düşüp parçalandı. Bu olay 1002 yılında olmuştu. 1159 yılında ise yine bir Türk, Bizans İmparatoru Manuel Kommen ve Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu Kutalmış oğlu Süleyman Şah'ın oğlu Kılıç Arslan'ın huzurunda uçuş denemesi yaptı. Üzerinde bulunan gayet uzun ve geniş elbisesiyle At Meydanı'ndaki Dikilitaş'a çıkan bu Türk az sonra kendisini boşluğa bırakıverdi. Üzerindeki elbise bir paraşüt gibi açıldığı için havada kalmayı başardı ve bir süre sağa sola hamle yaparak uçmaya çalıştı. Ancak bu deneme de başarısız oldu ve yüzlerce - binlerce kişinin bakışları altında yere çakılıp kaldı. Evet... Bu iki deneme başarısızlıkla sonuçlanmıştı ama uçma konusunda insanlığın önüne ışık yakılmıştı. Bunu başarmak yine Türklere yakışırdı ve öyle de oldu. Dördüncü Murad zamanında yaşayan ve çeşitli ilimlerde bilgi sahibi olan Hazarfen Ahmed Çelebi Galata Kulesi'nden uçarak boğazı geçeceğini iddia etti ve bunu denemek için harekete geçti. Başta padişah olmak üzere adeta bütün İstanbul ayaktaydı ve bu heyecanlı anı bekliyordu. Hezarfen Ahmed Çelebi sırtına taktığı iri kartal kanatlarını açtı, kendini boşluğa bıraktı ve uçmaya başladı... Kanatları çırpa çırpa boğazı geçti ve Üsküdar'daki Doğancılar Meydanı'na inmeyi başardı. İşte, ilk başarılı uçuş gerçekl... Devamı

"Cihan Padişahı" Dediğin Böyle olmalı!..

2007-04-25 18:44:00

Dördüncü Murad, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmud Osmanlı döneminin iz bırakan Padişahları arasındadırlar. Dördüncü Murad iç isyanları bastırma konusunda gösterdiği kararlıkla ve Bağdat'ı fethetmesiyle, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmud da daha çok yenilikleriyle ön plana çıkmışlardır. Ama biz burada onları bir başka yönleriyle tanımak istiyoruz. Mesela, Dördüncü Murad'ın iyi bir sporcu olduğunu biliyor muydunuz..? İyi kılıç kullanan, iyi ok ve mızrak atan Dördüncü Murad bunu çok çalışmasına ve düzenli olarak spor yapmasına borçluydu. Ağırlık kaldırmada üstüne yoktu ve 260 kiloya yakın gürzlerle idman yapardı. Böyle olunca da pazuları ve kasları oldukça gelişmişti. İri yarı, güçlü kuvvetli bir adam olan Silahdarlık görevinde bulunan Musa Paşa'yı kuşağından kavradığı gibi havaya kaldırıp dolaştırdığı ve hiç yorgunluk duymadığı biliniyor. Zamanın Hind elçisi bir gün Dördüncü Murad'a gergedan derisinden yapılma bir kalkan getirir ve bu kalkana kurşun ve ok işlemediğini söyler. Dördüncü Murad bunu denemek ister ve kalkanı uygun bir yere koydurduktan sonra "harbe" adı verilen kısa mızrağı fırlatır. Harbe bu kalkanı deler geçer. Hemen ardından yayıyla gerdiği okunu fırlatır ve kalkanı yine deler. Hind elçisinin mahçubiyetini düşünebiliyor musunuz? Derler ki, Dördüncü Murad'ın fırlattığı ok tüfek mermisinden daha hızlı giderdi. Nitekim Okmeydanı'nda fırlattığı ok 706.5 metre uzağa gitmiş, oraya Dördüncü Murad adına bir nişan taşı dikilmiştir. Peki ya Üçüncü Selim'le İkinci Murad? Dördüncü Murad döneminde belki okçulukta "dünya rekoru" sözü edilmiyordu ama, Üçüncü Selim bu konuda dünya rekortmeni olarak adını tarihe yazdırmayı başardı. 1798 yılında ve Üçüncü Selim 37 yaşında iken yayını ayağı ile gerdirdikten sonra oku fırlatıyor ve bu ok tam 888 metre 86 santim uzağa düşüyor. Bu, "dünya rekoru" olarak tescil ediliyor. Aradan 161 yıl geçiyor ve Amerikalı Don Lauvre Üçüncü Selim'in bu rekorunu kırmak istiyor. Büyük iddialarla herkesi başına topluyor; ... Devamı