Şarlken'nin Elçisinin Ağzından Osmanlı Ordusu

2007-04-25 18:31:00

Şarlken adıyla bilinen Alman İmparatoru ve İspanya Kralı Charles-Quint'in elçisi olarak yedi yıl boyunca Türkiye'de kalan Oger Ghislain de Busbecg, Kanuni Sultan Süleyman devrindeki Türk Ordusu ile ilgili gözlemlerini şöyle anlatıyordu: "Türk ordusu ile kendi ordumuzu karşılaştırdığım zaman gelecekte başımıza gelebilecek olan şeyleri düşünüyor ve irkiliyorum. Türkler, tarih boyunca düşünülebilecek en kudretliorduya sahipler. İmparatorluğun bitmek- tükenmek bilmeyen bütün kaynakları bu ordunun emrinde. Zafere alışkanlık, kazanılan sürekli zaferlerin tecrübesi, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklılık bu büyük ordunun başlıca vasıflarını oluşturuyor. Bizim ordularımız ise fakir, savurgan, yenilgiler yüzünden maneviyatını yitirmiş, disiplinsiz, başıboş, sarhoş ve tamahkâr bir halde. Şuna eminim ki, İran sürekli olarak doğudan Türkiye'yi tehdit etmese, Avrupa'nın işi çoktan bitmiş olacaktı. Türkler İran'ın işini bitirdikten sonra bütün ağırlıklarıyla bize yöneleceklerdir. Böyle bir durum karşısında ne yapacağımızı ve buna ne derece hazırlıklı olduğumuzu düşünüyorum da, korkuyorum. Türk ordusunda ilk dikkatimi çeken, çeşitli sınıflara mensup askerlerin kendi karargâhlarından dışarı çıkmamaları oldu. Bizim karargâhlarda olup-bitenleri bilenler buna inanmayacaklardır. Onbinlerce askerin bulunduğu Amasya ordugâhında büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Orada kavgadan, tartışmadan, şiddetten ve zorlamadan eser yoktu. Yüksek sesle konuşana bile rastlamadım. Her taraf tertemiz, pırıl pırıldı. Türkler artıkları derhal yakıyor ya da uzağa götürüp gömüyorlar. Onlar hiç kumar bilmiyorlar. Bizim ordugâhlarımızda ise zar ve kâğıt oynanmayan, içki içilmeyen, kavga çıkmayan çadır yoktur. Türk ordusunda en küçük bir disiplinsizlik hemen cezalandırılıyor ve hiç bir suça göz yumulmuyor. Ordugâhta bir bayram namazının kılındığına şahid oldum. Saflar şaşılacak derecede düzgündü. Uçsuz bucaksız bir kalabalık; türlü türlü, renk renk üniformalar, altın, gümüş, ... Devamı

Bu Dünyadan Bir Yavuz Sultan Selim Geçti

2007-04-25 18:29:00

Osmanlı ordusu Mısır seferine giderken haliyle bağlık - bahçelik yerlerden geçiliyordu. Salkım üzümler, olgunlaşmış elmalar, armutlar ve daha türlü türlü meyvalar vardı. Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman, Yavuz Sultan Selim,'in içine bir şüphe düştü: - "Acaba askerim sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparmış olabilir mi?" diye düşünüyordu. Hemen Yeniçeri Ağası'nı çağırdı ve durumun araştırılmasını emretti. Heybeler - torbalar araştırıldı, iyice soruldu ama, asker üzerinde hiç bir iz bulunamadı. Yeniçeri Ağası gelip durumu söylediğinde Padişah rahatlamıştı. El açıp dua etti: "Ey Allah'ım!.. Bana haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için Sana şükürler olsun." Sonra Yeniçeri Ağası'na dönüp şunları söyledi: "Eğer askerlerim içinde bir tek kimse sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese idi, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü hay ağa, haram yiten bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz!.." ***** Mısır seferine gidilirken ordunun korkunç Sina Çölü'nden geçmesi gerekiyordu. Kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünya- da hiç bir ordu geçememişti. Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü. Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz Sultan Selim'in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya olarak yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama, kimse sebebini soramıyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi. Padişah O'na şunları söylemişti: "İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl at üstünde olabiliriz Hasan Can?" ***** Mısır'ın fethinden sonra esir Memluk kumandanlarından Kayıtbay Yavuz Sultan Selim'in huzuruna getirilmişti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti: "- Söyle bakalım Kayıtbay, cesaret ve kahramanlığın ne işe yaradı?" "- Cesa... Devamı

İkinci Murad Ve Türk Kültürü

2007-04-25 18:26:00

Altıncı Osmanlı Padişahı olan Sultan ikinci Murad daha çok "Fatih Sultan Mehmed'in babası" olarak bilinir. O'nun bu özelliği Türk tarihine ve kültürüne yaptığı başka büyük hizmetleri adeta gölgelemektedir. O'nun, Anadolu'da Türk Birliği'nin kurulması yönünde yaptığı çalışmalar, Avrupa'daki fetihleri ve ünlü Kosova zaferi engin tarihimiz içindeki şerefli yerini almıştır. Bütün bunların yanında ikinci Murad'ın Türk diline ve kültürüne yaptığı büyük hizmetler vardır ki, unutmamamız gerekiyor. Mesela, Osmanlıların Kayı Boyu'ndan geldiği ilk defa ikinci Murad döneminde ortaya çıkarıldı. Buna bağlı olarak paralara Kayı damgası vuruldu, şehzadelere "Korkud", "Oğuz" gibi Türk isimleri verilmeye başlandı. O devirde pek çok Türkçe eser yazıldı. Yazıcıoğlu Ali'nin Türk - Oğuz geleneklerini anlatan "Tevarih-i Al-i Selçuk", Molla Arif Ali'nin Anadolu'nun fethini ve Türkleşmesini ele alan "Danişmendname", Yazıcıoğlu Mehmed Efendi'nin dini edebiyat alanındaki "Muhammediye", Şeyhi'nin "Hüsrev ile Şirin" ve Mercimek Ahmed'in Farsça'dan çevirdiği "Kabüsname" isimli eserlerini bunlar arasında sayabiliriz. Kabüsname'yi Farsça'dan tercüme eden Mercümek Ahmed bunun hikayesini şöyle anlatır: "Gelibolu'da Sultanımız tarafından huzura kabul edildiğimde Kabüsname'den söz açılmıştı. Bir başkasının yaptığı tercüme ile ilgili olarak dedi kim: 'Hoş kitaptır, içinde çok faydalı nasihatlar vardır. Biri Türkçe'ye tercüme etmiş fakat yeterli değil. Açık söylememiş. Kabüsname bir kabüsname haline gelmiş. (Kabsüname: Eski İran'da, Kabüs'ün torunu Kühistan hükümdarı Keykavus'un "Geylan Şah" adındaki oğluna verdiği öğütleri bildiren kitap. Kabus: Uykuda basan ağırlık) Bir kimse ortaya çıkıp bu kitabı açık tercüme etse de gönüller haz olsa!' Bunun üzerine işe koyuldum da o kitabı istenilen şekilde tercüme etmeyi başardım." İkinci Murad'ın başlattığı bu hamle devam etti ve Türk kültür seviyesi kısa zama... Devamı

Somuncu Baba Ve Emir Sultan

2007-04-25 18:23:00

Türkistan'daki Buhara şehrinden yola çıkarak Mekke - Medine'yi dolaştıktan sonra 1389 yılında Bursa'ya yerleşen Muhammed Şemseddin, gösterdiği kerametlerle bir anda halkın sevgisini ve saygısını topladı. Yıldırım Bayezıd'ın kızı Hundi Hatun'la evlenen Muhammed Şemseddin halk arasında Emir Sultan adıyla anılır oldu. O, halkı din yoluna çağırırken Padişah'ı da bazı konularda uyarıyor, O'na yardımcı oluyordu. Bu arada, Emir Sultan'dan önce Bursa'ya gelip yerleşen ve her gün çarşıya gelip, "Somun var müminler, somun var!"  diye ekmek satan bir ulu kişi daha vardı ama halk, "Somuncu Baba" dediği bu zatın kerametlerinden habersizdi. Günlerden bir gün, Yıldırım Bayezıd'ın damadı Emir Sultan hazretleri, elindeki çömlekle birlikte bu zatın fırınına çıkageldi! Ekmeklerle birlikte çömlekteki yemeğin de pişirilmesini istiyordu. Somuncu Baba, küreğin üzerine koyduğu çömleği fırına sürmeye çalıştı ama, nafile! O küçük çömlek fırına bir türlü girmiyordu!.. Somuncu Baba, geride durup seyreden Emir Sultan'ın yüzüne baktı ve yüzünde beliren tatlı bir tebessümle konuştu: "- Anladım... Bu işi ancak sen başarabilirsin!" Emir Sultan küreği aldı ve kolayca içeri sürmeyi başardı. Ama fırının içinde ateş yoktu ve soğuktu. Soran gözlerle ama tatlı bir tebessümle Somuncu Baba'ya baktı. Somuncu Baba yine aynı eda ile konuştu: "- Bekle... Az sonra pişer!" Karşılıklı gösterilen kerametlerden sonra iki ulu kişi birbirlerini tanıyıp dost olmuşlardı. Niğbolu zaferinin anısına Bursa Ulucami'yi yaptıran Yıldırım Bayezıd, açılışı damadının yapmasının uygun olacağını düşünmüştü. Cuma günü, kalabalık cemaatin önünde seslendi: "- Ya Emir! Kapıları sen aç ve cemaata vaaz edip Namaz kıldır. Veli kişi olduğun için bu şeref sana aittir!" "- Hayır Sultanım! Bu şerefi Şeyh Ebü Hamideddin-i Aksarayi hazretlerine vermelisiniz!" "- Bu zat kim ola ki?" "- Belki duymuşsunuzdur Sultanım... Somuncu Baba derler bir ekmekçi koca vardır. Ulucami işçilerine de ekme... Devamı

Orhan Gazi Ve Geyikli Baba

2007-04-25 18:14:00

Orhan Gazi gittiği yerlerde garipleri ve derviş kişileri arayıp sorardı. Bir gün, İnegöl'de bulunan baba dostu Korkut Alp O'na haber göndererek, - "Keşiş Dağı çevresinde geyiklerle gezip söleşen ve Geyikli Baba adıyla anılan bir devrişin olduğunu" bildirdi. Orhan Gazi hemen adamlarını gönderip Geyikli Baba'yı davet etti ama o mübarek zat bu daveti kabul etmedi. Orhan Gazi adamlarını tekrar gönderip sebebini sorunca Geyikli Baba şu cevabı verdi: "- Dervişler kalp ve göz ehli olurlar da her işin zamanını gözetirler. Vakti gelince davete uyarlar ki, gittikleri zaman duaları makbul ola!" Günlerden bir gün, Geyikli Baba kavak ağaçlarından birini köküyle birlikte sökerek Bursas'nın yolunu tuttu; sarayın avlusuna girdi ve kapının iç tarafına bu ağacı dikmeye başladı. Durumdan haberdar edilen Orhan Gazi oraya geldiğinde ağaç dikilmişti. Derviş şöyle seslendi: "- Bu ağaç bizim hediyemizdir ve burada durdukça dervişlerin duası sana ve soyuna makbuldür!" Sonra durup duasını yaptı ve geldiği yere doğru gitmeye başladı. Arkasından koşup yanına varan Orhan Gazi ile aralarında şöyle bir konuşma oldu: "- Derviş Koca! Şu eyleştiğin, dağında dolaştığın İnegöl yöresi senin olsun!" "- Mal da, mülk de Allah'ındır Bey! O. ehline verir. Biz mal ve mülk ehli değiliz." "- Peki, mal ve mülk ehli kimlerdir?" "- Hak Teala, dünya mülkünü senin gibi hanlara ısmarladı. Malı da iş ehline ısmarladı ki, kulları birbirleriyle işlerini göreler." "- Derviş Koca, benim sözümü de tutsan ne olur? Arkadaşların için şöyle bir parçacık yer de mi kabul etmezsin?" "- Peki, kalbin kırılmasın Bey! Şu tepecikten berisi dervişlerin avlusu olsun, yeter!" Orhan Gazi oldukça rahatlamış olarak geri döndü. Geyikli Baba öldükten sonra kabrinin üstüne bir türbe, yanına da bir tekke ile mescid yaptırdı. Geyikli Baba'nın saray avlusuna diktiği kavak ağacı gelen her padişah tarafından korunup gözetilerek ulu bir ağaç oldu. "Geyikli Baba Tekkesi" de o gün bu gün varlığını korudu ve hep ziyaret edildi.... Devamı